Bir Zamanlar Emirdağ’da

Köşe Yazıları / Kenan Kocabaş

Bir Zamanlar Emirdağ’da

Nuri Bilge Ceylan imzalı “Bir Zamanlar Anadolu'da” adlı film, bu sene 64. Cannes Film Festivali'nde Jüri Büyük Ödülü kazandı. 23 Eylül 2011 tarihinde gösterime giren filmin ismi her ne kadar “Bir zamanlar” diye başlasa da günümüzü anlatan bir film. Film Kırıkkale’de çekilmiş olmasına rağmen, filmde herhangi bir Anadolu kasabasını bulmak mümkün. Hani olur ya bazen izlediğimiz filmdeki bir mekânla veya okuduğumuz kitapta tasvir edilen bir yerle, bildiğimiz bir yer arasında hemen özdeşlik kurarız. Bu filmde de öyle oldu. Filmin başlarında bir çeşme civarında geçen olaylar, adeta “Yedikapı”, “Kurudere” veya “Golanşam” yakınlarında geçen olaylarmış gibi geldi bana.Filmde bir Anadolu kasabasında görev yapan bürokrat ve memur takımının, bir cinayeti aydınlatma çabaları anlatılırken aynı zamanda bu kişilerin icra ettikleri memuriyet mesleğini ne kadar ciddiye aldıkları ile bu kişilerin kişisel zaafları da ortaya konulmuş.Herkes kendi derdinde, küçük hesaplar peşinde ve yapılan işlerse öyle eğreti ki. Ceset arama esnasında şoförün oradaki bir tarladan kavun toplayıp arabaya doldurması, araba farlarıyla ceset aranması, jandarmanın mücavir alan için kilometre hesabı yapması, otopsi sırasında doktora yardım eden memurun bilmem neredeki hastanede daha iyi otopsi aletleri olduğundan bahsetmesi, olaydaki prosedürleri fazla uzatmamak adına tutanakların istenilen şekilde hazırlanması, köy muhtarının morg yapımı amacıyla devletin vereceği ödenek için savcıdan yardım istemesi, devlet heyeti köyde iken kesilen ve o gece bir daha gelmeyen elektrikler ve içinde kendimizi bulduğumuz diğer bir sürü detay…Filmde daha sağlam bir karakter gibi duran doktor bile hastanedeki masasında duran TUS hazırlık kitabıyla ve yine hastanedeki odasında tuttuğu çocukluk, gençlik ve evlilik zamanlarına dair fotoğraflarla, sıkıldığı bu kasabadan mümkün olduğunca uzak durmanın hesabı içinde… Filmle ilgili olarak, 23 Eylül 2011 tarihli Birgün Gazetesi’nde yayımlanan bir yazıda şu ifadelere yer veriliyor: “157 dakika gibi çok riskli bir süreye rağmen koltuklarımıza yapışıp kalıyoruz. Nuri Bilge Ceylan’ın filmi bir cinayet üzerinden savcının, komiserin, doktorun, şoförlerin ve askerlerin olduğu bir devlet heyetinin tek gecelik bir keşif sürecini anlatıyor. Yani devlet üzerine bir film anlayacağınız… Bizim büyük devletimiz ve acıklı küçük insanlığımız üzerine bir anlatı. Yani devlet, yapılar (kurumlar) dışında aslında hasta çocuğunu düşünen yorgun komiser, suçluluk duygusuyla didinen savcı, boşanmış mutsuz bir doktor, ezik, işgüzar astsubay, geveze, kurnaz adliye şoförleri ya da fırsatçı, sevimli, misafirperver muhtar… Devlet bu kadar basit, aksak ve insani işte… Bizim hikâyemiz gibi.”Film, bir cinayet sonrası saklanan cesedin bulunması ve cesedin otopsisinin yapılması çevresinde gelişen olayları konu etmekle birlikte, kokuşmuş bir sistemden kurtuluş için bir çığlık gibiydi adeta. Önceki yıllarda almış olduğu uluslararası bir ödülden bahsederken “bunu tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum" diyen bir yönetmen için böyle bir çığlığı haykırmaktan daha doğal ne olabilirdi? Ülkemiz güzel olmasına güzeldi fakat iş, kişilerle kişilerin, devletle kişilerin ilişkilerine gelince sayısız sorunlar yaşanıyor ve işler bir türlü iyi gitmiyordu. Kaprisli ve sorun çözmekten uzak görünen idareciler, aslında o makamda oturuyor olmasının yegâne nedeni vatandaşa hizmet yapmak iken, o hizmeti yapmamak için bin dereden su getiren memurlar, yolsuzluktan hızını alamayıp işi ateşli silah kullanımı boyutuna taşıyanlar, “çocuğunu okula kaydederiz fakat okulun da ihtiyaçları var” gibilerinden okundurmalar, çürümeye yüz tutmuş olan sistemimizin yansımaları değil midir? Hele üç beş sene öncesinde Emirdağ’da yaşadığım bir olay var ki evlere şenlik. Köyde yapılacak sünnet düğünü öncesinde bir güvenlik biriminden imzalı bir belge almamız gerektiğini öğrenip, bu belgeyi almak için ilgili yere gittim. Belgeyi imzalayacağız fakat 50 TL’lik inşaat malzemesi almıştık, ödenek çıkmadı, parasını ödeyemedik, bunu ödeyip gelebilir misiniz şeklinde bir soruya muhatap oldum. Hemen arkasından da, isterseniz siz parayı bize bırakın biz kendimiz ödeyelim demez mi bu kişi!.. Öyle ya, şu yazın sıcağında, şu düğün telaşında meydana inip kim para ödeyecekti. Parayı hemencecik oraya bırakabilmek ne büyük kolaylıktı… Peki diyelim ki, sen hakkını arayan bir vatandaşsın ve bu parayı vermek istemiyorsun, o zaman ne olacak? Burnunu sürtecekler tabi ki, en azından o belgeyi imzalayacak kişi orada bulunmayacak ve senin işin uzayacak… Yaz aylarında günde 20 düğün için bu belge veriliyorsa hiç de fena bir para değil aslında.İşte bu zihniyet, filmde ceset aranırken başkasının tarlasından kavun toplayıp arabaya dolduran şoförün zihniyetinden farklı olmasa gerek.Sonuç olarak, “Bir zamanlar Anadolu’da” filmi, idealist gibi görünmelerine rağmen, işlerini iyi yapma zahmetine girmeyen, duyarsız, kolaycı, kaçamak, küskün ve bencil insanlar ile bu insanlar yüzünden sürekli yanlış giden işler üzerine bir film.Devlet bu kadar basit, aksak ve insani işte… Bizim hikâyemiz gibi… Kenan Kocabaş

  • Okunma: 3137

Yorumlar (0)Yorum Yap